İçerik
Oğul Miyazaki’den Çıraklık Dönemi İçin Yeterli bir Anime…
Sinema dünyasında bazı isimler kocaman bir dağın tepesinde, bir tür dokunulmazlık pelerinini kuşanmış olarak parıldarlar. Sinema adına verdikleriyle geldikleri noktada başka türlüsü de mümkün değildir. Anime dediğimiz Japon çizgi filmlerinin en büyük ustası Hayao Miyazaki’ de böyle bir isim…
İçerik
Bir ‘Yeryüzündeki Son Aşk’ değil!
David MacKenzie benim için farklı ilişkiler uzman yönetmeni. Tabii ben en çok en son filmi Yeryüzündeki Son Aşk filmini seviyorum. O filmden aldığım tat uzun zaman bir koku olarak yer etti hafızamda. Bir salgınla baş gösteren bir hastalık ve garip bir tutku hali, tabii Young Adam /Tutku Nehri’ni de katmak gerek aşkın farklı hallerine.
İçerik
Robot filmi çekmek gelenek ister
Bu hafta vizyona giren Eva, Daniel Brühl gibi çok iyi bir oyuncuya sahip oldumasına rağmen son dönemlerin en zayıf robot filmi...
İçerik
Kartaca yıkılmalı, Gotham kurtarılmalı...
Muhafazakarlık maskesini yeniden takan, kapitalizm ve faşizm için sürekli kahramanlığa soyunan, haliyle hayli hayran depolayan pek meşhur düzen yanlısı ve yüce ahlaklı mirasyedi Batman Efendi, çizgi romandan sinemaya görkemli geçişinin şimdilik son etabında, Gotham kentini nükleer tehlikeden kurtarmaya çabalıyor. Çizgi romanların ekseriyetle, J. Edgar Hoover zihniyetinde düşmanlar yarattığı, sıcak savaş, soğuk savaş ve işgal sürecinde ABD'nin çıkarlarını gözettiği ve sisteminin devamı için çaba gösterdiği malumunuz. Batman de tüm bu kahraman ordusunun belki de en sinsi üyesi, saman altından su yürütmekte üstüne yok. Evet, Kara Şövalye Yükseliyor, nükleer tehlike altınaki bir kenti, teröristleri, azgın suçluları ve elbette buna karşı çıkan kahramanları anlatıyor. Neden düşman var diye sormuyor, sisteme rakip çıkanı bertaraf etmenin yolunu kurguluyor. Erk sahibi olanlar, evini temiz tutup, komşuya musallat olurlar. Tarih tanıktır, Kartaca yıkılmalıdır diyenlerle, Felluce'yi dümdüz edenlerin farkı yoktur. ABD dışındaki bir ülkenin sıradan bir kenti, ekipman tipi işbirlikçi kahraman Batman'in umurunda mı? Asla! Ancak Gotham önemli ve değerlidir, sistemin kalbidir ve ivedilikle kurtarılmalıdır.
İçerik
Çocuklar, Tacizcileri ve Polisler
“Polis”, 2011 yılında Cannes’da Altın Palmiye için yarıştı ve Jüri Ödülü’yle mükafatlandırıldı. Doğrusu bu ödüle çok şaşırmıştım. Maiwenn’in (Le Besco) yönettiği filmin orijinal ismi de Polis ama yanlış, çocukça yazılmış bir polis. Yani Police yerine Polisse.
İçerik
Kokuşmuş Bir Şeyler Var(mış) Danimarka Krallığı’nda
“Yasak Aşk”ın mutlu sonu Türkiye’nin bugünkü ortamına hiç uygun değil. Film gerici ulema ve feodal toprak sahipleri ittifakına karşı liberal bir aydının mücadelesi fonu altında bir yasak aşkı anlatıyor. “Gericilik” siyaset bilimcilerince kabul edilen bir kavram değilse de oldukça anlamlı bir kavramdır kanımca, bu nedenle kullanmakta sakınca görmeyeceğim. Filmin kapsadığı süre boyunca dinci gericilerle, ilerici burjuvalar arasındaki kavga sürer gider, Danimarka Krallığı’nda.
İçerik
Alkışlarken oturmayın!
Bu yıl Oscar törenlerinde en çok konuşulan olaylardan biri, Albert Nobbs’daki performansıyla Glenn Close’un “Demir Leydi”deki performansıyla Meryl Streep’le karşılaştırılmasıydı. Diğer rakiplerine uzak ara fark atacağı belli olan bu iki ustadan kazanan Meryl Streep olmuştu. Elbette ki, biyografik filmlerin olası etkileyiciliğini arkasına alan Meryl Streep oldukça avantajlı bir portre ortaya koymuştu. Oscar’ı hak etmişti. Ben de böyle düşünüyordum. Ta ki, 31. İstanbul Film Festivali’nde “Albert Nobbs”u izleyene ve Glenn Close’un performansını görünceye kadar…
İçerik
Sınırlar değişebiliyorsa duygular da değişebilir!
Bazı filmlerin atmosferi o kadar soğuktur ki, yavaş yavaş adeta bir buzun çözülmesi gibi yavaşça çözülür. Hatta filmi izlerken bile çözülmeyebilir, çıktıktan sonra içinizde çıtırdayan şeylerden çözüldüğünü anlayabilirsiniz. Barbara bir Alman yapımı, duygusu, atmosferi, renkleri, dekoruyla sanki bir Nazi dönemindeyiz. Ama o kadar uzaklara gitmemize gerek olmadığını söylüyor film bize bir yandan da.
İçerik
ATM’de kedi fare oyunu
Tek mekânda geçen gerilim filmlerine bir yenisi daha eklendi. ATM, bu kez gerilimi üç gencin para çekmek için girdikleri bankamatiğe taşıyor. Senaryo, Toprak Altında (Buried) adlı filmle kapalı mekân gerilimlerinde ne kadar başarılı olduğunu kanıtlayan Chris Sparling’e ait.Bir gerilim filminden kader kısmet mesajları çıkarılır mi? Çıkarılır tabii.
İçerik
Sana Bezginlik Çok Yakışıyor...
Karşımızda The Cure’un solist, Robert Smith’in daha bezmiş hali var: Cheyenne. Yavaş hareketler, yavaş konuşma tarzı, saçı, sürmeli gözleri, rujlu dudakları onu bizim gözümüzde eski bir rock yıldızı olmaktan çok uzak noktalara atıyor, sanki o doğuştan marjinal bir kaybeden. Normal bir hayatı olabileceğine inanmıyoruz mesela, ama onunla 35 yıl aynı yatağa baş koymuş, tam bir doğa tutkunu, zıt kutbu, onu çok seven bir karısı var!
İçerik
Bu filmler bizi germiyor
Gerilim filmleriyle o kadar çok karşılaşıyoruz ki izleyici olarak artık kolay kolay heyecanlanmadığımızı söyleyebilirim. Korku ve gerilim filmleri özel türlerdir, kendilerine göre formülleri vardır. Bu tür filmlerin alt metinlerine istediğiniz konuyu ve eleştiriyi saklayabilirsiniz. Zaten bir korku veya gerilim filmini başarılı diye nitelememizin en büyük sebebi de bu alt metinlerde bulunan eleştirilerdir.
İçerik
Yeniden zıplıyoruz: Her belaya derman, Spider-Man…
Sam Raimi’nin giderek kan kaybeden Örümcek üçlemesinden sonra Peter Parker ve maskeli kişiliği Spider-Man bir kez daha gişede şansını deniyor. Aslına bakarsanız ben Raimi’nin çektiği Örümcek Adam filmlerinden pek hazzetmem.
İçerik
Lübnan’dan Vizontele Manzaraları
Nadine Labaki’nin adını Karamel (2008) adlı filmiyle tanımıştık. Lübnanlı yönetmen, bir arkadaşıyla birlikte yazdığı filmde başrollerden birini de üstlenmişti. On parmağında on marifet olan Labaki daha ilk filmiyle Cannes’da boy göstermiş ve çok da beğenilmişti (her açıdan beğenilmişti çünkü Labaki çok da çekici bir kadın).
İçerik
Kıtalarla birlikte ekip de ayrılıyor
Önceki filmleri dünyada olduğu gibi Türkiye’de de gişe rekorları kıran Buz Devri serisinin dördüncüsü ‘Buz Devri 4: Kıtalar Ayrılıyor’, Amerika’dan da önce üç boyutlu ve Türkçe dublaj seçeneğiyle vizyonda.
İçerik
Biraz Sherlock, biraz Indiana Jones, e tabi biraz da Wuxia!
Uzakdoğu sinemasına ucundan kıyısından bile olsa, azıcık bulaşmış hemen herkesin Hark Tsui ile yollarının kesişmesi oldukça muhtemel. Yapımcı, senarist, yönetmen ve aktör olarak onlarca yapımda görev alan Tsui, Hong Kong sinemasının altın çağı denilen seksenli ve doksanlı yıllarda öne çıkan sinemacılardan biri.
İçerik
Faust bile olamayız
Faust’u yazıp yazmamak için uzun süre düşündüm. Özellikle diğer sinema eleştirmeni arkadaşlarıma baktım ve neredeyse çoğunluğunun Alexander Sokurov’un serbest Faust uyarlaması için kalem oynattıklarını gördüm. Halbuki film ülkemizde bir kopya ile vizyona giriyor. Yani aslında vizyona filan girmiyor. Sadece Beyoğlu sinemasında gidip izleyebilirsiniz.
İçerik
Daha iyi yaşamak ümidi duvara tosladığında…
Daha ilk dakikalarında şef olma hayaliyle iş arayan aşçı Yann ve terslendiği bir restoranda çalışan Lübnan asıllı Nadia’nın tanışmasına, hemen ardından da sevişmelerine tanık oluyoruz. Olaylar hızlı gelişiyor. Nadia’nın eski evliliğinden Süleyman adında dünya tatlısı bir de oğlu vardır. Yann ve Süleyman’ın arasında arkadaş/ebeveyn karışımı bir ilişki hızlıca kurulur. Harika bir çekirdek aile olmak için her şey tamamdır. Bir de göl kenarındaki o restoranı açıp kendi işlerine sahip olabilirlerse…
İçerik
Su parkı değil de sanki slikon vadisi
Katil balıklar, kanlı vücutlar, alıklar, salaklar ve tam tekmil istismar... “Pirana 3DD” filminin her hangi bir ederi yok, belki baştan sona ucuzluk, o kadar... Komik desen değil, eğlencelik desen değil, erotik desen o hiç değil. Senaryo sefil, diyaloglar ölümcül, oyunculuklar dökülüyor. Üstelik klişe deposu... Ortaya çıkan şeye vasat bile denemez, bu zaman kaybının adı konamaz. Sinirden güldürüyor, hem seyirciye, hem de piranalara resmen ayıp ediliyor.
İçerik
Sahil Güvensiz, Kurtar Bizi Hasselhoff!
2005 yılında çektiği, rahatlıkla ‘çılgın bir film’ diye isimlendirilebilecek Kanlı Şölen (Feast) ile ismini bir kenara not ettirmişti 1957 doğumlu yönetmen John Gulager. Kendisinden aynı lezzette farklı işler beklerken o Kanlı Şölen’e vizyon şansı bulamayan iki adet devam filmi çekmeyi tercih etti.
İçerik
Animasyon değil senaryo başarısı
Madagaskar 3 belirli bir başarı çizgisini yakalamış animasyonlardan. New York’taki hayvanat bahçesinden kaçan bir gurup hayvanın maceralarını anlatıyor. İlk filmi seyrettiğimde özgürlük vurgusu ve macera heyecanı beni etkilemişti. Yaşadıkları hayvanat bahçesinden başka bir hayat bilmeyen ve izleyicilerin büyük hayranlık duyduğu aslan, zürafa, hipopotam, Zebra ve başka birkaç hayvan bilinmezliğe macera tutkusu ile atılırlar. Birinci ve ikinci filmde Madagaskar, Afrika maceraları vardır. Üçüncü filmde ise Avrupa’ya yolları düşer.