İçerik
Çocukken yaşlananlar
Bir oda düşünün, bembeyaz gelinlik içinde bir kız yatağın üstünde oturmuş yeni evlendiği damadı bekliyor. Damat içeri giriyor, bir bakıyorsunuz bir hayli yaşlı. Siz deyin 60 ben diyeyim 65 yaşlarında. “E olur ya insan hiç bir zaman yalnızlığı kaldıramaz” diye düşünürsünüz belki. Yaşı yaşına başı başına uygun bir evlilik yapmışlardır belki, kuralına uysun diye de davullu zurnalı bir düğün. Yaşlı damat gelinin yanına yaklaşır ve duvağını açar. O da ne? Gelin bir çocuk. Daha 14 yaşında var yok. Lal Gece işte böyle başlıyor.
İçerik
Aksiyon bu filmde
Yaşlanan ama eskimeyen aksiyon filmleri yıldızları Cehennem Melekleri 2 ile karşımızda. İkinci filmde yönetmen koltuğuna Sylvester Stallone yerine Simon West otururken, senaryoda Dave Callaham ve Sylvester Stallone’nin imzası var. Kadrosunda Arnold Schwarzenegger, Jean-Claude Van Damme, Chuck Norris, Terry Crews, Mickey Rourke, Dolph Lundgren gibi aksiyon sinemasının gözde yıldızlarını da barındıran bu bol aksiyon ve kanlı intikam hikâyesi, Amerika ile aynı anda ülkemizde de vizyona girdi.
İçerik
Yeter! Kesişme öyküsü kusacağız artık...
Tanrı Kent (City of God) gibi kült, sert, görkemli ve çarpıcı bir film yaratan reklamcı kökenli Brezilyalı Fernando Meirelles, altı bomboş, senaryosu vasat bir kesişme öyküsü olan 360'ı çekerek, büyük bir düş kırıklığına imza atmış resmen... Bu çuvallamaya yanlış bir isim seçmiş, 180 adını taksaymış keşke, 360 şöyle bir yuvarlak çizip başladığın yere dönmektir, 180 ise tam tersidir, hani harbi iyiyken bir anda kötüye dönüşmek gibi...
İçerik
Değil 360, binyüz kere etrafında dönsen bu filmden bir şey olmaz
Bazı filmler gerçekten büyük hayal kırıklığı yaratıyor. Tabii bu hayal kırıklığının altında biraz da bizim beklentilerimizi kaşıyan üreticilerinin geçmişi oluyor. Bu hafta vizyona giren 360’ın yönetmeni Fernando Meirelles, Tanrıkent – City Of God filmiyle gözümüzde o kadar büyümüştü ki onun filmlerini merakla bekler olmuştuk.
İçerik
Bu kanatlar sihirli…
Çocuk filmleri basın gösterimleri ve doğal olarak büyükler nezdinde en az ilgi gören filmlerden. Tinkerball şu bizim Peter Pan’ın sevimli perisi, hatta biraz da Pan’ın platoniği. Sarı ve topuz yapılmış saçları, düğme burnu, yapraktan yapılmış kıyafeti ve pır pır eden kanatlarıyla herkesin sevimli bulduğu bir pericik o. Peter Pan’a kitaplarda, tiyatro oyunlarında ve sinemada o kadar fazla eşlik etti ki, bir gün kendi macerasına doğru kanat çırpacağını nereden bilebilirdik.
İçerik
Beni vur, kendini vur, her şeyi vur adamım!
80’ler partileri birkaç yıldan bu yana çok moda… Sly’ın, (Slyvester Stallone) aksiyon sinemasının en sıkı adamlarını alıp The Expendables’i çekerek bir tür kerosen partisi vermesine de bunlar yol açmış olabilir pekala… İlk film eğlenceli olduğu kadar, ununu elemiş, eleğini asmış oyuncuları için riskli bir projeydi. Neyse ki vefalı 80’ler çocukları kendi kahramanlarını görmek için bir kez daha sinemanın yolunu tuttular.
İçerik
Her şey limuzinde geçiyor
David Cronenberg’in ilk kez Cannes’da gösterilen ve farklı tepkiler alan edebiyat uyarlaması Cosmopolis vizyonda. Tek bir günde ve ağırlıklı olarak bir limuzinin içinde geçen film ekonomik kriz zamanında genç bir finans dehasının bir gününü anlatıyor. Film, kapitalizm, hayat ve seks üzerine bitip tükenmeyen diyalogları ile eleştirildi. Ama ben tam tersine Cosmopolis’in daha çok aksiyona dayalı yaz filmleri arasından bu yönüyle sıyrılacağını ve izleyenleri, onlara farklı bakış açıları sağlayarak etkileyeceğini düşünüyorum. Başrolde Alacakaranlık serisinin yakışıklısı Robert Pattinson var.
İçerik
Her derde deva Limuzin!
Don Delillo’nun 2003 tarihli romanından uyarlanan Cosmopolis öncelikle yoğun felsefi seanslarına davet ediyor izleyiciyi. Aslında arada söylediği önemli şeyler filmin gevezeliğinde kaybolarak sıkıcı bir terapiye dönüşüyor.
İçerik
2041'e ışınlanıyoruz!
Eva, İspanyol sinemasından drama yönü de etkileyici başarılı bir bilimkurgu örneği. Sadece bilimkurgu değil, duygusal yönüyle de öne çıkan filmin başrolündeki çocuk oyuncu Claudia Vega, üç bin çocuk arasından seçilmiş.
İçerik
Oğul Miyazaki’den Çıraklık Dönemi İçin Yeterli bir Anime…
Sinema dünyasında bazı isimler kocaman bir dağın tepesinde, bir tür dokunulmazlık pelerinini kuşanmış olarak parıldarlar. Sinema adına verdikleriyle geldikleri noktada başka türlüsü de mümkün değildir. Anime dediğimiz Japon çizgi filmlerinin en büyük ustası Hayao Miyazaki’ de böyle bir isim…
İçerik
Kartaca yıkılmalı, Gotham kurtarılmalı...
Muhafazakarlık maskesini yeniden takan, kapitalizm ve faşizm için sürekli kahramanlığa soyunan, haliyle hayli hayran depolayan pek meşhur düzen yanlısı ve yüce ahlaklı mirasyedi Batman Efendi, çizgi romandan sinemaya görkemli geçişinin şimdilik son etabında, Gotham kentini nükleer tehlikeden kurtarmaya çabalıyor. Çizgi romanların ekseriyetle, J. Edgar Hoover zihniyetinde düşmanlar yarattığı, sıcak savaş, soğuk savaş ve işgal sürecinde ABD'nin çıkarlarını gözettiği ve sisteminin devamı için çaba gösterdiği malumunuz. Batman de tüm bu kahraman ordusunun belki de en sinsi üyesi, saman altından su yürütmekte üstüne yok. Evet, Kara Şövalye Yükseliyor, nükleer tehlike altınaki bir kenti, teröristleri, azgın suçluları ve elbette buna karşı çıkan kahramanları anlatıyor. Neden düşman var diye sormuyor, sisteme rakip çıkanı bertaraf etmenin yolunu kurguluyor. Erk sahibi olanlar, evini temiz tutup, komşuya musallat olurlar. Tarih tanıktır, Kartaca yıkılmalıdır diyenlerle, Felluce'yi dümdüz edenlerin farkı yoktur. ABD dışındaki bir ülkenin sıradan bir kenti, ekipman tipi işbirlikçi kahraman Batman'in umurunda mı? Asla! Ancak Gotham önemli ve değerlidir, sistemin kalbidir ve ivedilikle kurtarılmalıdır.
İçerik
Çocuklar, Tacizcileri ve Polisler
“Polis”, 2011 yılında Cannes’da Altın Palmiye için yarıştı ve Jüri Ödülü’yle mükafatlandırıldı. Doğrusu bu ödüle çok şaşırmıştım. Maiwenn’in (Le Besco) yönettiği filmin orijinal ismi de Polis ama yanlış, çocukça yazılmış bir polis. Yani Police yerine Polisse.
İçerik
Bu gitmeler gitmek değil…
Filmimizin kahramanı Jill genç ve sarışın ortalama bir Amerikalı… Yani çok zeki değil ama azimli… Kız kardeşi bir anda ortadan kaybolan Jill, kendisini de iki sene önce kaçıran seri katilin geri döndüğünü anlar. Fakat bu tür filmlerde hep olduğu üzere polisi buna ikna edemez. Kendi kaçışından sonra polis dosyayı Jill’in bir akıl hastası olduğuna ve her şeyi uydurduğuna kanaat getirerek kapatmıştır ve onlara göre yine aynı şeyi yapıyordur. Amerika’da yalnızlıktan çıldırıp sırf ilgi çekmek için 911 hatlarına dadananları düşününce akla yatkın geliyor bu…
İçerik
Kokuşmuş Bir Şeyler Var(mış) Danimarka Krallığı’nda
“Yasak Aşk”ın mutlu sonu Türkiye’nin bugünkü ortamına hiç uygun değil. Film gerici ulema ve feodal toprak sahipleri ittifakına karşı liberal bir aydının mücadelesi fonu altında bir yasak aşkı anlatıyor. “Gericilik” siyaset bilimcilerince kabul edilen bir kavram değilse de oldukça anlamlı bir kavramdır kanımca, bu nedenle kullanmakta sakınca görmeyeceğim. Filmin kapsadığı süre boyunca dinci gericilerle, ilerici burjuvalar arasındaki kavga sürer gider, Danimarka Krallığı’nda.
İçerik
Bizi ancak sen Kurtarabilirsin!
Son 30 yılda denizlerdeki balık nüfusunun %30 aşırı avlanma sebebiyle tükendi. Böyle giderse 40 yıl sonra balık dediğimiz şeyi kitaplardan/tabletlerden göreceğiz!
İçerik
Alkışlarken oturmayın!
Bu yıl Oscar törenlerinde en çok konuşulan olaylardan biri, Albert Nobbs’daki performansıyla Glenn Close’un “Demir Leydi”deki performansıyla Meryl Streep’le karşılaştırılmasıydı. Diğer rakiplerine uzak ara fark atacağı belli olan bu iki ustadan kazanan Meryl Streep olmuştu. Elbette ki, biyografik filmlerin olası etkileyiciliğini arkasına alan Meryl Streep oldukça avantajlı bir portre ortaya koymuştu. Oscar’ı hak etmişti. Ben de böyle düşünüyordum. Ta ki, 31. İstanbul Film Festivali’nde “Albert Nobbs”u izleyene ve Glenn Close’un performansını görünceye kadar…
İçerik
Özgürlük bizim ruhumuzda var
İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’daki Müslüman gençlerin Fransa’nın özgürlüğü ve Yahudiler’i Nazi zulmünden korumak için verdikleri mücadeleyi anlatan Özgür Adam – Les Hommes Libres seyredilmesi gereken bir film...
İçerik
İz Bırakanlar Unutulmaz
En baştan söyleyelim, İspanyol korku gerilim sinemasının yüz akı yönetmenlerinden Jaume Balagueró gene kalburüstü bir işe imza atmış. Cesar ve Clara arasındaki hastalıklı ilişkiye odaklanan Ölüm Uykusu, “insanoğlu mutlu olmak için neleri göze alır?” gibi ağır sorular sorarken korku gerilim sinemasının gereklerini yerine getirmekten de geri durmuyor. Özellikle Cesar’ın bir aksilik sonucu Clara’nın dairesinde uyuyakaldığı gecenin sabahında, Clara ve sevgilisine görünmeden evden çıkmaya çalıştığı sahneler bütünü tırnak kemirten cinsten.
İçerik
Sınırlar değişebiliyorsa duygular da değişebilir!
Bazı filmlerin atmosferi o kadar soğuktur ki, yavaş yavaş adeta bir buzun çözülmesi gibi yavaşça çözülür. Hatta filmi izlerken bile çözülmeyebilir, çıktıktan sonra içinizde çıtırdayan şeylerden çözüldüğünü anlayabilirsiniz. Barbara bir Alman yapımı, duygusu, atmosferi, renkleri, dekoruyla sanki bir Nazi dönemindeyiz. Ama o kadar uzaklara gitmemize gerek olmadığını söylüyor film bize bir yandan da.
İçerik
ATM’de kedi fare oyunu
Tek mekânda geçen gerilim filmlerine bir yenisi daha eklendi. ATM, bu kez gerilimi üç gencin para çekmek için girdikleri bankamatiğe taşıyor. Senaryo, Toprak Altında (Buried) adlı filmle kapalı mekân gerilimlerinde ne kadar başarılı olduğunu kanıtlayan Chris Sparling’e ait.Bir gerilim filminden kader kısmet mesajları çıkarılır mi? Çıkarılır tabii.