İçerik
Daha iyi yaşamak ümidi duvara tosladığında…
Daha ilk dakikalarında şef olma hayaliyle iş arayan aşçı Yann ve terslendiği bir restoranda çalışan Lübnan asıllı Nadia’nın tanışmasına, hemen ardından da sevişmelerine tanık oluyoruz. Olaylar hızlı gelişiyor. Nadia’nın eski evliliğinden Süleyman adında dünya tatlısı bir de oğlu vardır. Yann ve Süleyman’ın arasında arkadaş/ebeveyn karışımı bir ilişki hızlıca kurulur. Harika bir çekirdek aile olmak için her şey tamamdır. Bir de göl kenarındaki o restoranı açıp kendi işlerine sahip olabilirlerse…
İçerik
Dikkat! Ayı Çıkabilir!
2007 yılında Oren Peli’nin Paranormal Activity’si ortalığı kasıp kavurmuştu, aynı Blair Cadısı’nın 1999’da yaptığı gibi. Devam filmleri ile başarılı bir reklam kampanyası sonucu oluşturulan yoğun ilginin ekmeğini yeme gayretleri giderek azalan bir ivme ile devam etti. Peli, The River (2012) isimli dizinin senaryosuna katkıda bulunduktan sonra şimdi de Carey ve Shane Van Dyke ile beraber yazdığı Çernobil’in Sırları ile karşımızda.
İçerik
Su parkı değil de sanki slikon vadisi
Katil balıklar, kanlı vücutlar, alıklar, salaklar ve tam tekmil istismar... “Pirana 3DD” filminin her hangi bir ederi yok, belki baştan sona ucuzluk, o kadar... Komik desen değil, eğlencelik desen değil, erotik desen o hiç değil. Senaryo sefil, diyaloglar ölümcül, oyunculuklar dökülüyor. Üstelik klişe deposu... Ortaya çıkan şeye vasat bile denemez, bu zaman kaybının adı konamaz. Sinirden güldürüyor, hem seyirciye, hem de piranalara resmen ayıp ediliyor.
İçerik
Bu da İngiliz Pastası
Gençlik komedileri sinemanın başarılı türlerinden. Özellikle 80’lerde hit yapan bu tür ara ara başarılı örneklerle kendini hatırlatmakta. 1999 yılında gençlik komedilerinin son dönem kült olmuş örneği sinemalarda kendini gösterdiğinde bir çılgınlık yarattı. Amerikan Pastası o kadar başarılı oldu ki serisi çekildi. Bu yıl da sonuncu filmi seyrettik. Avrupa sineması da kendine has olmakla birlikte aslında Hollywood’u takip ediyor. Özellikle aksiyon filmlerinde bu gözleniyor. İşte bu takipçiliğin sonunda İngilizler 2008 yılında The Inbetweeners adlı diziyi televizyon için üretti. Lisede okuyan dört kafadarın maceralarını işleyen bu dizi o kadar tuttu ki dizinin filmi de çekildi ve bu hafta biz onu sinemalarda seyredeceğiz.
İçerik
Bir kemancının ölüme yatması
Sevmeden evlendirildiği karısı tarafından kemanı kırılan ve hayata küsen bir keman virtüözünün ölümü çağırdığı son bir haftasını anlatan sıradışı, esprili ve melankolik bir film Azrail’i Beklerken. Senaryo yazarı ve yönetmenleri Persepolis ile dünyaca ünlenen Marjane Satrapi ve Vincent Parannaud. Azrail’i Beklerken, Persepolis kadar politik bir film olmasa da arka planda İran’ı resmederek Satrapi’nin siyasi duruşunu devam ettiriyor.
İçerik
Sıkıntıdan Öldüren Hayaletler!
Ti West’i severim. 80’ler slasherlarına, saygı duruşu olmaktan da öte bir anlam ve özlem yüklenmiş The House of the Devil / Şeytanın Evi ile beğenimi kazanıp takip listeme girmişti. O yüzden bu hafta gösterime girecek olmasını fırsat bildim ve “seni seçtim Pikaçu” deyip yönetmenin son filmi olan The Innkepers’ı yazmak istedim. İstemez olaydım!
İçerik
Nedir Bu Kadınlardan Çektiğimiz!
Gizemli Kadın, ülkemizde geç gösterime giren filmlerden… Yönetmeni Pawel Pawlikowski belgeselden gelen ve 1998 yılında çektiği The Stringer ile kurmacaya geçen, çok da üretken olduğu söylenemez bir sinemacı… My Summer of Love ile de uluslararası projelerde çalışma imkanı bulmuş…
İçerik
Sevmek kısa sürdüyse unutmak uzun sürer
Zorunlu ayrılık, kavuşamama, başkalarıyla kurulan yuva ve bir ömür beklenen vuslat... Aşk acısı ne yaman şeydir, bir hayatı, tereddütsüz darmadağın edebilir. Hani Neruda Usta; “Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim" der ve ekler ya; “Sevmek kısa sürdüyse unutmak uzun sürer”. Evet, bazen de hiç unutulmaz, belki beklenir, ötelenir, örtmek denenir, ancak çabaladıkça, çırpındıkça daha dibe, derine, en derine çeker seni sevda, kara sevda...
İçerik
Vampirler ve Cadılar: Yiyin Birbirinizi!
Daha seyredeli 4-5 gün geçmiş olsa da “Karanlık Gölgeler”i seyredeli sanki aylar olmuş gibi geliyor. Seyrederken kimi zaman eğlenmiş, gülmüş ve Tim Burton’ın tamamen suni ve kendine ait bir dünya kurma becerisine şapka çıkarmıştım.
İçerik
Asla yalnız yürümeyeceksin
11 yaşında Will’in babasının anısının peşinden İstanbul’da oynanan 2005 Şampiyonlar Ligi finaline yaptığı yolculuğu anlatan Babam İçin bütün baba oğulların gitmesi gereken bir film…
İçerik
Dar alanda ölüm kalım savaşı
Mahşer Günü, bir patlama sonrasında bodrum katına sığınan sekiz kişinin yaşam mücadelesi üzerinden insanın içindeki canavarı anlatıyor. Birbirini tanımayan bu sekiz kişi giderek azalan su ve yiyecek stoğu karşısında kendi kanunlarının işlediği bir sistem oluşturuyorlar. Klostrofobik ve dehşet içeren sahnelerin olduğu film bu mikro topluluk üzerinden insanlığın kodlarını çözerken çarpıcı bir dil kullanıyor.
İçerik
Animasyon değil senaryo başarısı
Madagaskar 3 belirli bir başarı çizgisini yakalamış animasyonlardan. New York’taki hayvanat bahçesinden kaçan bir gurup hayvanın maceralarını anlatıyor. İlk filmi seyrettiğimde özgürlük vurgusu ve macera heyecanı beni etkilemişti. Yaşadıkları hayvanat bahçesinden başka bir hayat bilmeyen ve izleyicilerin büyük hayranlık duyduğu aslan, zürafa, hipopotam, Zebra ve başka birkaç hayvan bilinmezliğe macera tutkusu ile atılırlar. Birinci ve ikinci filmde Madagaskar, Afrika maceraları vardır. Üçüncü filmde ise Avrupa’ya yolları düşer.
İçerik
Hayatımı seçtim, güle güle sevgilim!
Filmi izlerken öncelikle güzeller güzeli Liv Tyler’ın da yaşlandığını da hatta hafiften çirkinleştiğini düşündüm ve bu filmin içinde dönen ‘masumiyet de fazla’ dedim… Film bir intihar teşebbüsü sahnesiyle başlıyor ve iki çocuğu olan bir adamın aslında kısır olduğunu öğrenmesiyle… İki adamın hayatı bir çatının tepesinde kesişiyor ve ikisi kader birliği etmişçesine birbirlerine açılıyor.
İçerik
Arıza Aşk
Amerikanın iç taraflarında sıkıcı bir kasabada çekirge yeme yarışmasında tanışan iki genç yetişkinin giderek tuhaflaşan ve yokedici bir şiddet gösterisine dönüşen aşk ilişkisini anlatan Arıza Aşk türkçe ismini sonuna kadar hakeden bir yapım
İçerik
Karanlık, organik, patetik!
Mitoloji: Prometheus, kurnaz bir titan. Zeus'un gözüne girip Olympos'da yerini aldıktan sonra aslında Tanrılara kin beslediği ortaya çıkar... Kendi gözyaşıyla beslediği balçıktan insanı yaratarak isyanı körükler. Ve insana ateşi de veren Prometheus, böylece uygarlığa giden yolu açar. Fakat Zeus, hem onu, hem de insanları cezalandıracaktır...
İçerik
Pamuk Prenses halk kahramanı olursa!
Konu sıkıntısından mıdır nedir bilinmez eski masallar önümüzde değişik versiyonlarda diziliyor. Geçen senenin filmi Kız ve Kurt, Kırmızı Başlıklı Kız denkleminden yola çıkan ama bambaşka yollara sapan bir filmdi. Beni asıl heyecanlandıran bu sene başlarında vizyona giren Tarsem Singh imzalı Pamuk Prenses’in Maceraları: Ayna Ayna Söyle Bana / Mirror Mirror’dı.
İçerik
Ajanların sırları ortaya çıkıyor
Uzaylı yaratıklar ve ajanlar arasındaki kovalamacayı anlatan bilimkurgu efsanesi Siyah Giyen Adamlar serisinin üçüncüsü 3 boyutlu olarak sinemalarda. Başrollerini Will Smith, Tomy Lee Jones ve Josh Brolin’in paylaştığı filmde Ajan J, geçmişe gömülü sırlarını açığa çıkarmak üzere zamanda yolculuk yapıyor ve 1969 yılına dönüyor. Siyah Giyen Adamlar 3, Will Smith ve Josh Brolin’in karizması, eğlenceli senaryosu, rengarenk uzaylılarıyla baştan sona eğlence vaad eden bir film.
İçerik
Cannes Film Festivali'nde 26 Mayıs
Ve nihayet sona geldik. Bugün son yarışma filmi “Mud” (Çamur demek ama filmde özel bir ad olarak geçiyor)gösterildi. “Mud” Jeff Nichols’ın üçüncü filmi. İkinci filmi “Sığınak”ı (Take Shelter)kısa bir süre önce izlemiştik. “Sığınak”ta hem hayali hem de gerçek fırtınalar vardı ve bu yüzden yanlış bir şekilde filmi çevreci ilan edenler olmuştu. Oysa filmin konusu kapitalizm ve şizofreniye dairdi. Güvencesiz bir sosyal yapı ve ekonomik kriz, ruhsal dengesi zaten sallantıda olan bir bireyi nasıl paranoyaklaştırır diye özetlenebilirdi filmin konusu. Nichols’ın yeni filmi de doğayla iç içe ama yine çevrecilik değil filmin derdi.
İçerik
Cannes Film Festivali'nde 25 Mayıs
Cannes’da bugün yaşadığımız en enteresan olay film seyretmek değil, Cannes Belediye Başkanı’nın gazeteciler ve jüriye verdiği yemeğe katılmak oldu. Kentin eski kısmında kalede verilen yemeğin menüsü oldukça basitti: balık fileto, patates, havuç, şarap ve tatlı. Ama ortam keyifli ve samimiydi. Tabii yine de jürinin ünlüleriyle aramızda güvenlikçiler eksik değildi. Samimiyet bir yere kadar!
İçerik
Cannes Film Festivali'nde 24 Mayıs
Perşembe günü seyrettiğim iki filmin tesadüfen ortak bir yanı vardı. İkisinde de işlemedikleri suçların cezasını çekmek zorunda kalan insanlar anlatılıyordu. “Central Park Beşlisi” (The Central Park Five” 1989’da New York’un Central Park’ında jogging yaparken saldırıya uğrayan, tecavüz edilen ve koma halinde terk edilen genç bir Beyaz kadının soruşturmasını konu alan bir AMD yapımı belgeseldi. Belgeselin altında 3 yönetmenin, Ken Burns, David McMahon ve Sarah Burns’ün imzası var.